Eskiden hayat daha mı güzeldi, yoksa biz mi o günlere özlem duymayı seviyoruz?
Bazen düşünüyorum…
Evlerimiz büyüdü, imkânlarımız arttı, teknoloji gelişti, cebimizde dünyanın bilgisi var.
Ama yüzlerdeki gülüş azaldı. Sohbetler kısaldı. İç huzur kayboldu.
Bugün etrafıma baktığımda şunu görüyorum.
Her şeyimiz var gibi ama mutlu değiliz.
Peki neden?
Daha fazlasını istedikçe elimizdekini göremiyoruz.
Eskiden bir tabak yemek, bir çay, bir sohbet yeterdi mutlu olmaya.
Şimdi ise herkes daha fazlasının peşinde.
Daha iyi telefon, daha şık ev, daha çok takipçi, daha çok beğeni.
Sanki mutlu olmak için önce “başkalarına iyi görünmek” gerekiyor.
Mutluluğu içimizde değil, dışarıda arıyoruz.
Karşılaştırma hastalığı.
Sosyal medya çağındayız.
Başkalarının hayatına bakarak kendi hayatımızı değersizleştirdik.
Bir başkası tatile gidince üzülüyoruz, biri araba alınca moralimiz bozuluyor.
Kendi imkânımızı değil, başkasının imkânını kıyaslıyoruz.
Belki de mutsuzluğumuzun en büyük nedeni şu.
Biz kendimizi başkalarının hayatıyla ölçüyoruz.
Konuşmayı unuttuk, dinlemeyi de.
Eskiden insanlar birbirini gerçekten dinlerdi.
Komşu kapıyı çalar, iki laf paylaşılırdı.
Şimdi herkes meşgul.
Aynı evde bile insanlar birbirini görmeden gün geçiriyor.
Telefonlarımız akıllandı, ama gönüllerimiz köreldi.
Para yetmiyor, zaman yetmiyor, sabır yetmiyor.
Ekonomik zorluklar, geçim telaşı, iş stresi.
Elbette bunların hepsi var ve insanları yıpratıyor.
Ama bir gerçek daha var.
Biz artık küçük şeylerden mutlu olmayı unuttuk.
Bir kahveyi, bir yürüyüşü, bir dost sohbetini, bir huzurlu gece uykusunu.
Bunlar lüks değil, mutluluğun ta kendisi.
Küçük mutluluklar büyük mutluluklardan daha değerlidir
Belki de mutluluk hiç uzağımızda değil.
Gösterişte, parada, “her şey mükemmel olsun” telaşında değil.
Basit olanın içinde saklı.
Gülmek, paylaşmak, sevmek, teşekkür etmek, huzur bulmak, bunlar hâlâ mümkün ve ücretsiz.
Kalın sağlıcakla….













